Hortikültür çiçekçilik veya sebzecilik diye algılandı

0
389
görüntülenme

İlk zeytin fidanı ihracatı

Yıl 1979, biz o günlerde Suriye’ye ilk zeytin fidanı ihracatını yapıyoruz. Suriye Tarım Bakanlığı’nın bir heyeti Türkiye’ye geliyor ve ‘zeytin fidanı bulabilir miyiz’ diye dolaşırken Bursa Teknik Ziraat Müdürlüğü, bize yönlendiriyor. Tabii o dönemde ihracat büyük bir hadise… Bize geldiklerinde Suriyelilere önce zeytini anlatıyoruz, kontroller yapılıyor ve ilk zeytin fidesi ihracatını 1980 yılında gerçekleştiriyoruz. Galiba 30 bin fidan toparlanıyor ve gönderiliyor. Suriye Hükümeti’nin, Dünya Bankası’ndan desteklenen bir proje ile bütün Akdeniz’i kapsayan ‘Kumulları Durdurma Projesi’ çerçevesinde bir milyon zeytin fidanına ihtiyacı oluyor ve ihale açıyorlar. Suriyelilere diyoruz ki: ‘Bir milyon zeytin fidanını topraklı bir şekilde taşıyamayız, bu mantıklı olmaz’ diyoruz ve fidelerin büyütülmesi ve fidanlık için bilgi ve eğitim desteği sağlamak şartıyla ihaleye giriyoruz.            

Şartnameye, fidelerin Jiffypot’la teslim edilmesinin eklenmesini önerdik.

Hiç unutmam 8 Ocak ihalenin başlama tarihi 30 Kasım ihalenin bitiş tarihi. Daha ortada hiç bir şey yok. 750 bin fide ve artı % 15’lik artış payı var… Çevremizdeki herkes ihaleye girmemize karşı… Yerimiz yoktu, şuydu buydu, nasıl yapacağız, nasıl edeceğiz derken, “hadi girelim” diyoruz.  Şimdi düşününce delilikti hakikaten… İhaleye girdik, karşımızda İsrail hariç Akdeniz’in bütün ülkeleri var. Tunus, Fas, İtalya, Fransa, İspanya falan filan… Fakat biz ek bir teklif vermiştik, fidelerin yetiştirilebilmesi için hazırlanacak olan alt yapı için bilgi hizmeti verecektik ve bu bizim lehimizeydi. Ayrıca şartnameye, fidelerin Jiffypot’la teslim edilmesinin eklenmesini önerdik. Suriyelilerin o günlerde bu işi yapabilmeleri için hiç bir altyapıları yoktu. Osmanlı’dan kalma bir bürokratik sistem var ve başka hiç bir şeyleri yok. Zor bir işti ama sonuçta, ihaleyi fide başına yerinde teslim 49,5 sentle aldık. Sonradan uzun pazarlıklar sonucu 49 sente indirmek zorunda kaldık. Yani artık her bir sent önemli olmuştu. Jiffypot teknik şartnameye koyduk ama o tarihte sadece Danimarka’da üretiliyor. Türkiye’de pek bilinmiyor. Bayer Tarım Jiffy’nin temsilciliğini almış, bir miktar örnek getirmiş ve Türkiye’ye % 150 vergiyle lüks malzeme olarak giriyor. Üretimde Jiffy’yi denemiştik dört dörtlük sonuç almıştık. Dayanıklıydı, bitki zarar görmüyordu ve aktarması kolaydı… Aynı pot İtalyan ve Fransız rakiplerimizde de var.

Birleşmiş Milletlerin Kontrol Çizgisi’nin yanındaki fidanlık aynen duruyor…

Bu arada Tarih 12 Eylül sonrası, hükümetin Tarım Bakanı Sebahattin Özbek… Ve Özbek benim hocam… Benim bir seminerimi  ‘Sisleme sistemi ile zeytin üretimi “seminerimi iptal edip, yeni bir seminer hazırlamaya zorlayan adam. Gerekçesi de ‘böyle bir iş olmaz’ idi. Ben Sn.Özbek’e gidip ihaleyi aldığımızı, üretimin de sislemeyle yapıldığını söyledim. Özbek havalara uçtu… Düşünün 49cent den 800.000 fide… Yani 400.000 dolar inanılmaz bir para. Anlattım ,‘Hocam bakın durum böyle böyle’… Bu Jiffypot u ithal etmemiz gerek, hoca ‘torf bizde de var ’ dedi. Hocam dedim bu Jiffypot ayrı bir şey. ‘Peki’ dedi. Çünkü Jiffypot lüks tüketim kapsamında % 150 vergilendiriliyor. Telefonla Ticaret Bakanlığı’nı, Ticaret Gümrük Bakanlığı’nı aradılar ve ne yaptılar ne ettiler bilemiyorum. Ama gümrük vergisini %30’lara indirdiler. O tarihte teşvik kavramı daha yeni… Meşhur 24 Ocak kararları da daha oturmuş değil, bir liberalizasyon kavramı konuşuluyor ama daha somut değil, buralara kadar inmiş değil. Neyse bize Jiffypot için ithal müsaadesi verildi. Bir taraftan çeliklemeye vakit gerekiyor… Ama biz 3-4 ay gibi, zaman içerisinde bu işlemleri tamamladık. İlk sevkiyatımızı Haziran ayı içerisinde yaptık. Bu arada bir anekdot aktarmak istiyorum. Bu sohbetten önce Suriye’ye bir gezi yapmayı düşünüyorduk… İnternette dolaşırken Suriye’de kurulmasına vesile olduğumuz fidanlıklardan birini buldum. Çizdiğim gibi duruyordu. Golan tepelerinin dibinde, bir Çerkez yerleşim biriminde, Birleşmiş Milletlerin Kontrol Çizgisi’nin yanındaki fidanlık aynen duruyordu… Gözlerim doldu…

Sonuç olarak piyasa fiyatını hiç bir yükümlülüğü olmayanlar belirliyor.

Zeytinin hikâyesi buydu ve bizim için önemliydi. Zira istikrarlı bir pazarı olan Zeytin fidesi üretimi diğer bitkilerin ve süs bitkisi üretimini, yani asıl işimizi sürdürmemize yardımcı olan bir ürün. Keza o günlerde istikrarlı bir pazar yok, satış İstanbul’da birkaç çiçekçi ve Eminönü çiçek pazarında gerçekleşiyor. Düşünün 1974 Kıbrıs Barış harekatından sonra oluşan kriz ortamında 5-6 ay bir kuruş satış yapmadan ayakta durmaya çalıştık. Neyse… Böylelikle Gardenia bünyesinde ciddi bir üretim kapasitesi doğuyordu. Metodoloji oluşuyordu… Deneyerek edindiğimiz metodolojiyle büyük bir bilgi birikimi oluşuyordu. Zeytin serüvenini kişisel kararım ile 1981 yılında Suriye Tarım bakanlığına yolladığımız 800.000 zeytin fidesi ile bitirdik. Ticari olarak iyi giden bir şeyi neden durdurdunuz diyeceksiniz… Orhangazi önemli bir zeytin üretim merkezi haline gelmeye başlamıştı ve zeytin fidanı üretimi hızla artıyordu ve üreticiler fiyat kırıyorlardı. O günlerde bir taraftan kurumsallaşmaya çalışırken, yani devletin karşısında tüm yükümlülüklerinizi yerine getirmeye çalışırken (SSK, Vergi, vs.) ister istemez bunları maliyetlerimize yansıtmak zorundasınız. Oysa sonuç olarak piyasa fiyatını siz değil de, hiç bir yükümlülüğü olmayanlar belirliyordu. Aslına bakarsanız bugün bile durum çok farklı değil. O günkü fiyatlarla zeytin fidesi üretmek mümkün değildi… Standart sorunu çıkıyordu. Standartları sağlamamız için desteğe ihtiyacımız vardı ama destek yoktu. Suriye işi ile zeytin işini sonlandırmak zorunda kaldık… Zeytin fidesinden sağladığımız kaynakla süs bitkileri üretimi işine girdik. 1980’li yıllarda iç mekân bitkileri çok önemliydi, iç mekâna yöneldik. 1985 ten sonra talebin yeniden oluşması ile yavaş yavaş tekrar dış mekâna yönelmeye başladık. 1990’lı yıllarda ilk büyük fidanlığı kurduk. Tam bir fidanlık kurduk. Ciddi bir üretime geçtik. Sonra bu çalışma birçok kuruluşa örnek oldu.

Bence inanılmaz bir noktadayız…

Bana göre inanılmaz bir noktadayız. Yani sektörün bugünkü durumunu hayal etmek mümkün değildi. Bu kadar kısa bir zamanda bu noktalara gelinebileceğini, bu dinamizmi tahmin edemiyordum belki…

Bana hep sorarlar ‘bu işin geleceği ne olur’ diye. Hani kriz olur ya… Sektör olarak hiç bir zaman memnun değiliz halimizden. Yani her zaman ağlarız ya… Ne olacak’… Ne olacağı mı var, daha durun bakalım, yeni ve gelişen bir ekonomiyiz. Bizim sektörümüz fert başına milli gelir artışı ile ilgili bir sektör, kişisel tüketimi ele alırsanız biz Avrupa ortalamasının çok altındayız. Tabii ki bir de şehircilik yönü var. Türkiye’de şehirler yeni gelişiyor, kentli nüfusu yeni artıyor. Nüfusu donmuş ülkelerde bu kadar fidanlık var ise ve bu kadar üretim var ise gelişmekte olan bir ülkede yeni caddelerin, yeni mahallelerin, yeni şehirlerin kurulduğu yerde süs bitkisi ihtiyacı olmaz mı? 

Lakin halen daha ilk adımları attığımızı görüyorum.

Türkiye’nin ekonomik gelişmesine bakarsak batının 300 yılda yaptığını yapmaya uğraşıyoruz. Yani bir takım kaotik olayların olması, birbirini ezmelerin olması doğaldır. Bu çatışmalar ve gerilimler az bile. Diyalektiğin kendisi bu… Bence çok daha büyük gerilimler olabilir. Bunu sosyal anlamda da ekonomik anlamda da konuşabiliriz. Ama her şeye rağmen çok huzurlu ve çok sakin bir ülkeyiz.

Bahsettiğimiz tarihlerde Suriye’ye gitmek bile bir olaydı. Ya kara yolu ile veya haftada iki uçuş yapan KLM ile giderdik. Suriye’ye ilk fuara gittiğimiz zaman, Atatürk Orman Çiftliği’nin kapalı termik kamyonuyla gitmiştik. Bu kamyon bize görevli olarak verildi ve biz Suriye’ye bitki taşıdık onunla. Şimdi Türk tırları bize İspanya’dan Astana’ya malzeme taşıyor… Yani nereden nereye geldik. Bildiğim kadarıyla tır filolarına özel bitki taşıma araçları alındı, içi bölmeli, ısıveren bölmeleri olan falan. Bu tabi inanılmaz bir gelişme. Tabii sıkıntımız var… Çok ciddi sıkıntılarımız var ve bence bunun kaynağı sadece sektörden de ileri gelmiyor.

Yıllarca koca hortikültür çiçekçilik veya sebzecilik diye algılandı.

Yeni kurulan üretici birliğinde de gördük, bir kavram nedeniyle sektörümüz tohumculukla ilgili sektörün alt sektörü olarak algılandı. Kelime eksikliğinden kaynaklanan bir şey ama bu kelime eksikliği peşinden bir sürü karışıklığı da getiriyor. Yıllarca koca hortikültür çiçekçilik veya sebzecilik diye algılandı. Daha süs bitkileri üretiminin ne olduğu bilinmiyor ve kabul edilmiyor. Bakın, bu ülkeye uzun yıllar kesme çiçek (Gladiyöl, lale, iris) soğanı ithal edildi üretim adına. Neyin üretimiydi… Belki bir üretimdi ama kesme çiçek üretimiydi. Üretim adı altında sadece anaçlık getirilebiliyorduk, terminolojideki var olan ciddi sorunlar doğal olarak sektöre de yansıyor.

Bugün deniyor ki,‘Türkiye’de tarım bitti’. Hayır… Belki provokatif bir şey söyleyeceğim ama olmayan şeyin bitmesi mümkün değil ki.

Sektörümüz devlet politikaları ile birlikte hareket etmesi gereken bir sektör. Devlet de bugün daha ekonomik bakmaya başladı hadiselere. Türkiye’deki bütün sektörlerin yetişmiş insan, işletme, toprak dağılımı sorunları var. Ciddi meselelerden bir tanesi de tarım modelinin oluşmamasıydı ki, bu yeni oluşuyor daha. Diyorlar ki ‘Türkiye’de tarım bitti’… Hayır…  Belki provokatif bir şey söyleyeceğim ama olmayan şeyin bitmesi mümkün değil ki. Tarım zaten yoktu. Tarım dediğimiz şey devletin satın aldığı ürünle bağlantılıydı. Dört tane ürün yapmak ve bunu tarımsal ürün, tarım teknolojisi olarak görmek mümkün değil. Tarım şimdi yeni gelişiyor Türkiye’de. Bu nereden kaynaklanıyor. Tabii bizim hocalarımızdan da kaynaklanıyor. Eğitimden de kaynaklanıyor. Bir diğer konu… Yanılmıyorsam Marmara Bölgesi’nde, tarımsal arazi dağılımı ortalama 22 dönüm falandır. İşletme dağılımı olarak baktığınız zaman 22 dönümde siz kaç fidan dikersiniz. Bu aileye geçinme imkânı sağlayamazsınız ki, bu tabloyla yürütemezsiniz tarımı. Medeni kanundaki maddelerin, miras yasasının elden geçirilmesi gerekiyor. Yoksa toprak giderek parçalanıyor. Şimdi gidin Marmara Bölgesi’nde tek parça 100 dönüm kaç tane arazi bulabilirsiniz. Arazi toplulaştırması programları çöktü. Tamamı ile politik nedenlerle toprak reformu, komünizm vs. gibi mantıklarla arazi toplulaştırılması bile yürümedi.

Halen bir takım denemelerin yapıldığını biliyorum. İnşallah olur. Bunu yapmadığınız zaman aile işletmelerini kapitalist üretime, çağdaş bir ekonomik yönetim mekanizması üzerine oturtamıyorsunuz. Ekonominin gereği olarak arazi toplulaştırması gerekiyor. Galiba bu konuyla ilgili bir yasa var ama durum nedir belli değil.

Silvikültür ile hortikültür aynı şey değil

Bir de eğitim tarafı var bunun. Meslek okulları kayboldu, diğer tarafta üniversite maalesef olayı bambaşka bir platforma taşıdı. Çünkü peyzaj sadece mimari bir kavram olarak ele alındı. Üretim tarafı tamamı ile tesadüfe bırakıldı. Hortikültür yoksa yani üretim teknolojilerini, üretim tekniklerini geliştirecek ciddi bir eğitim vermezseniz, ciddi bir temel oluşturamazsınız. Sonra peyzajı neyle yapacaksınız… İthalatla yapacaksınız. İşte buyurun ithalat sürüyor. Bu durumun sektöre darbe vuran ikinci önemli konu olduğuna inanıyorum. Tabii burada benim, dönem arkadaşlarımın, büyüklerimizin de hatası var. Ortaya çıkan boşluğu silvikültür devreye girerek doldurmaya çalıştı. Ormancılar devreye girdi. Ama ormancı adı üstünde silvikültür yapar. Yani orman bitkisi yetiştirir, bahçe bitkisi yetiştirmez. Daha 1930’lu yıllarda bu işin adı bahçe kültürleri idi ve halen de bu isim kullanılıyor. Tarım Bakanlığı’nın statüsünde bahçe kültürleri kavramı var. Bu kayboldu. Elbette bu işin bir mimari, yapısal, sanatsal, estetik tarafı var ve birbirleriyle bağlantılı.  Ama bitki üretiminin, bitki bakımının yani bahçıvanlığın, bugün kullanıldığı gibi peyzaj sanatı ile karıştırılmaması gerektiğine inanıyorum. Birbirleriyle ilintili, et ve tırnak misali ayrılmaz iki ayrı disiplin ama müsaade edin de biyolojiyi sanatla karıştırmayalım. Buna üretim yönüyle bakarsak, bu pazara malzeme yetiştireceksek, talep edilen peyzaj alanlarını dolduracaksak, hortikültürü kuvvetlendirmeniz lazım. Orada da ciddi bir boşluğumuz var. Zaman içerisinde, bu devinim içinde ortaya çıkacak diye ümit ediyorum açıkçası.

 

CEVAP VER